Erdoğan hükümetinin COVID-19 salgınına karşı politikası ekonomiye öncelik veriyor

Erdoğan hükümeti, Türkiye’nin en büyük salgın merkezi İstanbul’da ülke ekonomisinin tamamen durmasını tetikleyebilecek kesin ve sert önlemlere başvurmayı göze alamıyor.

al-monitor .
Kadri Gürsel

Kadri Gürsel

@KadriGursel

İşlenmiş konular

Koronavirüs

Nis 8, 2020

Türkiye’de ilk COVID-19 vakasının resmen açıklandığı 11 Mart tarihinden 5 Nisan’a kadar geçen yaklaşık bir aylık süre zarfında Erdoğan hükümetinin salgına karşı ekonominin işlerliğine ve dolayısıyla kendi siyasi bekasına öncelik veren bir politika izlediği artık somut biçimde gözlemlenebilir hâle geldi.

Hükümetin salgın karşısındaki tutumunun mükemmel bir örneğini sergileyen gelişmeler dizisi 3 ve 5 Nisan tarihlerinde yaşandı. 3 Nisan’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan salgınla ilgili iki yeni önlem açıkladı. Bunlardan ilki aralarında İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana gibi metropollerin de bulunduğu 31 ilin özel araçların giriş çıkışına kapatılacak olmasıydı. İkincisi ise daha önce 65 yaş üstündeki kişiler için getirilen sokağa çıkma yasağının 20 yaş ve altında olanlar için de uygulanmaya başlanacağıydı. Bu yasaklar 3 Nisan Cuma gününü cumartesiye bağlayan geceden itibaren yürürlüğe girecekti.

5 Nisan sabahı İçişleri Bakanlığı bir ek genelge yayınlayarak 20 yaş altındakilere getirilen sokağa çıkma yasağının gevşetildiğini bildirdi. Buna göre, 18-20 yaş arasında olup da kamuda, özel sektörde ve tarımda çalışanlar bu yasaktan muaf tutulacaklardı.

3 Nisan’da 20 yaş altındakiler için sokağa çıkma yasağı ilan eden Erdoğan hükümetinin, üzerinden henüz daha iki gün geçmeden bundan geri adım atmak zorunda kalması, bulaşıcı korona virüsünün yol açtığı COVID-19 krizini nasıl yönettiğini ana hatlarıyla teşhir eden bir örnek vaka.

Bu geri adım, gösterdi ki hükümetin durumu, geçinmek ve ailelerini geçindirmek için her gün çalışmaya muhtaç olan 18-20 yaş arasındaki gençlerin bir süreliğine evde kalmalarının maddi maliyetini karşılamaya müsait değil. Bu tür bir acil sosyal yardım programı için gerekli kamu kaynaklarının ayrılması hükümetin önceliği olamıyor. Hükümet çalışmak için iş yerlerine gitmek zorunda olan gençleri evlerinde tutup iş kayıplarının maliyetini kısmen de olsa kendilerine ödemeye yetecek güce sahip değil; onlara “Sana para veremem ama salgını durdurmamız için senden bir süre evinde kalmanı istiyorum” diyemiyor.

Çünkü Erdoğan’ın liderliğindeki iktidar partisi AKP’nin, başlıca nedeni ekonomik kriz ve durgunluk olan seçmen memnuniyetsizliğini daha fazla artırmaya tahammülü yok. İnsanlar evlerine kapatılarak açlığa mahkum edilirlerse, iktidar partisi tabanında bunun doğuracağı öfke ve rahatsızlığın akla gelebilecek en hafif sonucu, AKP’nin içinden çıkan iki yeni muhalefet partisine yönelik teveccühün artması ve alternatif iktidar arayışları olacaktır.

Dolayısıyla Erdoğan hükümeti, “ekonominin çarklarının ağır da olsa dönmesinin vazgeçilmezliği ile COVID-19 salgınına karşı etkili mücadelenin kısmi ve tedrici önlemlerle yürütülmesinin imkansızlığı” şeklinde tarif edilebilecek bir ikilemin arasında kalmış bulunuyor. Erdoğan hükümetinin 18-20 yaş arasındaki çalışan gençlere sokağa çıkma yasağını kaldırmasında da görüldüğü gibi salgınla mücadelede izafi yöntemlere meyletmesinin nedeni, siyasi bekâsını başka türlü muhafaza altına alamayacağına inanması. Bu çıkmazın içindeki Erdoğan hükümeti zaten krizde olan ekonomiyi salgınla mücadeleye büsbütün feda etmek istemiyor. Lakin bu ikircikli tutumun Türkiye’nin salgına karşı gereken etkili önlemleri zamanında alamaması gibi son derece tehlikeli bir durumu doğurduğu da muhakkak.

Bu bakımdan, COVID-19’un yol açtığı 400’ncü ölümden sonra İtalya’nın, 150’nci ölümden sonra da İspanya’nın tamamının karantina altına alındığı hatırlanırsa, Türkiye’de ölümlerin sayısı 4 Nisan’da 501’i bulduğu hâlde salgının merkezi konumundaki İstanbul’da henüz tam karantina uygulamasına geçilmemiş olmasının ne anlam ifade ettiği daha iyi anlaşılır.

Ayrıca, 3 Nisan’da ilan edilen bir sokağa çıkma yasağının 5 Nisan’da revize edilmesi, bize hükümetin bu krizi nasıl yönetemediği hakkında da yeterli ipuçlarını veriyor. COVID-19 salgınıyla ilgili karar alma süreçlerinde yeterli koordinasyon, katılım ve etkileşim sağlanmış olsaydı, 20 yaş altındakilere sokağa çıkma yasağı getirmeden önce gerekli etki değerlendirmesi de yapılır ve söz konusu önlem, Cumhurbaşkanı tarafından bizzat açıklanmasının üzerinden iki gün geçmeden geçerliliğini yitirmezdi.

Erdoğan hükümetinin COVID-19 salgınına karşı reaksiyonu, ekonomik ve politik kaygılarının baskısı altında şekilleniyor. Bu nedenle Erdoğan hükümeti, salgını durdurmak ve kontrol altına almak için yaygın, kesin ve katı tedbirleri zamanında almak yerine, kısmi, göreceli ve sertliği ayarlı bir politika izliyor, adımlarını zamana yayıyor.

Erdoğan hükümetinin sorunlu kriz yönetimi, aralarında önem hiyerarşisi bulunmayan ve dolayısıyla birbirini destekleyen dört sütun üzerinde duruyor.

Bunlardan biri, “sorumsuzluğun idaresi”. Herkes için zorlayıcı ve kesin karantina önlemleri almaktan kaçınan hükümet, bu politikasının doğurduğu kötü sonuçların sorumluluğunu halkla paylaşmak istiyor, sorumluluktan kaçıyor. Bu politika Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından 1 Nisan’da şu veciz cümleyle özetlenmişti: “Her bir vatandaşımız kendini gönüllü karantinada tutarsa daha ileri tedbirlere gerek kalmaz.”

Cumhurbaşkanı’nın bu sözlerinden karantinanın kaçınılmaz olduğunu, lâkin devletin söz konusu tedbiri yaptırım gücünü de kullanarak zorlayamadığını, vatandaşından kendisini gönüllü olarak karantinaya almasını rica ettiğini anlıyoruz. Bu durumda, her gün sokağa çıkmak ve çalışmak zorunda oldukları için kendilerini “gönüllü karantina”ya alamayan milyonlarca insan hastalanır ve hastalığı yayarlarsa ileri tedbirlere başvurulacak, fakat evlerine kapatıldıkları için aç kalmalarının sorumluluğu hükümete değil de bu insanlara ait olacak. Mantık bu.

Bu düşünce yapısının tezahürü, hükümetin vatandaşını suçlamasına kadar varıyor. Misal, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu 30 Mart’ta yayımlanan bir demecinde, “İstanbul’dan taşraya gidenler virüsü yaymaya başladı” diye konuşmuş ve İstanbullulara “Bir yere gitmeyin, olduğunuz yerde kalın” diye seslenmişti.

İstanbulluların taşraya giderek virüsü yaymamaları için gerekli tedbirleri iş işten geçmeden almayan bir hükümetin üyesi olarak İçişleri Bakanı, vatandaşlarını suçluyor, iktidarı sorumluluktan mümkün mertebe kurtarmak istiyordu.

Bu tutum iktidara yakın medyaya da yansıyor. Yeni Şafak gazetesinin 31 Mart tarihli nüshasının birinci sayfa manşetindeki başlık, “Geze geze yaydılar” şeklindeydi. Gazete, hükümetin uyarılarını dinlemeyenleri salgının yayılmasından sorumlu tutmaktaydı: “Köylerdeki salgının kaynağı İstanbul gibi büyükşehirlerde yaşayan vatandaşların ‘Evde kal’ uyarısına uymayıp cenaze, taziye ya da akraba ziyareti için memleketlerine gitmesi”...

“Sorumsuzluğun idaresi”nin yanı sıra hükümetin sorunlu kriz yönetiminin diğer bir ayağı da “siyasallaştırma.” Bu tutumun en çarpıcı örneği, Türkiye’nin en büyük üç kenti İstanbul, Ankara ve İzmir dahil, ana muhalefet Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) elindeki 11 büyükşehir belediyesinin, salgın nedeniyle işsiz kalan ya da işini yapamayan kişilere yardım için başlattıkları bağış kampanyalarının hükümet tarafından “yasal olmadığı” iddiasıyla yasaklanmasıydı.

31 Mart’ta alınan bu kararın ilginç yönü zamanlamasıydı. Bir gün öncesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan Twitter hesabından, “ihtiyaç sahiplerine destek çalışmalarına devletin öncülük etmesi gerektiğini” belirterek bu amaçla “Milli Dayanışma Kampanyası’nı başlattıklarını” duyurmuştu. Erdoğan yedi aylık maaşıyla kampanyanın ilk bağışçısı oldu.

Erdoğan hükümeti CHP’li belediyelerin aynı amaçla bağış toplamalarını yasaklayarak, ana muhalefet ile AKP tabanı arasında bu kanaldan temas oluşmasını önlemek istiyor. Bağış kampanyalarının iktidarın tekeline alınması, COVID-19 salgınına karşı toplumsal dayanışma ihtiyacını siyasi ayrımcılık ve kutuplaşmanın konusu hâline getirmekle kalmıyor, tam da bu iki nedenden ötürü kurumlara derin bir güvensizlik beslenen Türkiye’de yardımlaşmanın önüne yeni engeller çıkarıyor.

COVID-19 krizi yönetiminin üzerinde durduğu üçüncü sütun, “dünyadaki salgın durumunun Türkiye’dekine nazaran çok daha kötü olduğu” minvalindeki bir söylemin hükümet üyeleri tarafından çeşitli biçimlerde dillendirilmesinden oluşan “savunma mekanizması.”

Bu mekanizmayı en çok kullanan iktidar aktörü Erdoğan. 30 Mart’ta yaptığı “ulusa sesleniş” konuşmasında Türkiye’de hastalığı bulaştıranların “esas olarak Avrupa ve ABD'den gelenler olduğunu” söylemiş ve “Bu ülkelerin teşhis ve vaka tedavisinde yetersiz kaldıkları çok açıktır” demişti. Erdoğan’a göre Türkiye, Avrupa ve Amerika’ya kıyasla hastalığın yayılmasının üstesinden gelmeye en yakın ülkelerden biriydi. 

Nihayet dördüncü sütun da “şeffafsızlık”. İzlenen şeffafsızlık politikası sayesinde, veri paylaşımının sınırlandırılarak salgının gerçek boyutlarının halktan gizlenmesi ve bu sayede alınması gereken önlemler hususunda iktidar üzerinde oluşan kamuoyu baskısının hafifletilmesi mümkün kılınıyor.

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Özel etkinlikler
  • Sadece davet brifingi

Recommended Articles

Kanal İstanbul hayaliyle rant oyunları
Mustafa Sönmez | Doğal çevre | Tem 22, 2020
Erdoğan Kafkasya’da macera mı arıyor?
Fehim Taştekin | Savunma ve güvenlik iş birliği | Tem 17, 2020
İşsizlik yüzde 12 mi, yüzde 52 mi?
Mustafa Sönmez | İşsizlik | Tem 16, 2020
Erdoğan’ı karalamak Lübnan’da bile güvenli değil
Amberin Zaman | Basın özgürlüğü | Tem 13, 2020
Yabancılar uzaklaşıyor, Saray yalnızlaşıyor
Mustafa Sönmez | Türkiye ekonomisi | Tem 10, 2020

Recent Podcasts

Featured Video

More from  Türkiye'nin Nabzı

al-monitor
Kredi ile ısınan ekonomiye döviz şoku
Mustafa Sönmez | ekonomi ve ticaret | Ağu 10, 2020
al-monitor
Libya hesaplaşması Türkiye’nin sınırlarına dayanıyor
Fehim Taştekin | | Ağu 3, 2020
al-monitor
İdlib’de tıklayan bomba: Uzlaşma mı savaş mı?
Fehim Taştekin | Suriye çatışması | Tem 29, 2020
al-monitor
Kanal İstanbul hayaliyle rant oyunları
Mustafa Sönmez | Doğal çevre | Tem 22, 2020